preloader

Sanatçı Sohbetleri: Seçkin Pirim

10.03.2025
Sanatçı Sohbetleri: Seçkin Pirim

Yazı Boyutu:

Sanata yön veren önemli sanatçılardan Seçkin Pirim ile hem sanatını hem de 6 Mart-13 Nisan tarihleri arasında Dirimart Dolapdere’de gerçekleşen son sergisi ‘Günübirlik İnşa’ üzerine ilham verici bir röportaj gerçekleştirdik.

Sanatçı Sohbetleri: Seçkin Pirim
Seçkin Pirim

Sanat pratiğinizin temelleri nasıl şekillendi? Eğitiminiz ve sanat dünyasına adım atışınızda etkili olan deneyimler nelerdir?

Aslında her zaman tekrar ettiğim gibi, bütün bu sanat süreci Kuzguncuk’ta başladı. Orada doğmuş ve büyümüş olmak, birçok atölyeyle haşır neşir olmak beni sanatla ilgili inanılmaz bir merak içerisine soktu. Atölyelerde çok uzun süre çıraklık yaptım, çok önemli insanlarla çalıştım. Hayalimde de hep heykeltraş olmak vardı, aslında bu süreçten sonra Mimar Sanat Üniversitesi’nde sanat pratiğimin altyapısı daha da güçlenmiş oldu. Güzel Sanatlar Lisesi’nde okudum. Basamak basamak üst üste gelen, emin adımlarla ilerleyen bir sürecim oldu. Tabii aslında bütün bu eğitimin sonrasında sanat piyasasına, gerçek dünyaya, sergilere atılmanın verdiği birikimle birlikte zamanla, olgunlaşa olgunlaşa bu sistem, bütün bu sanat pratiği kendini oluşturmaya başladı.

Sanatçı Sohbetleri: Seçkin Pirim

Sanat üretim sürecinizde en çok hangi kavramları ve materyalleri ön plana çıkarıyorsunuz? Geleneksel sanat formları ile modern teknolojilerin birleşimi hakkında nasıl bir strateji izliyorsunuz?

Aslında bütün bu üretim süreçleri ve işlerin ortaya çıkışı hayatımla çok doğru orantılı bir şekilde ilerliyor. Yani hayatımda bir şeyler değiştikçe heykeller de değişiyor. Hayata renkler girdikçe heykellere yeni renkler katılıyor.

Kavramlar da buradan çıkıyor. O dönemde aklıma neyi taktıysam ya da hayatımla ilgili yaşadığım değişiklik neyse, o kavramlar üzerinden düşünme biçimini ele alıyorum. Serginin genel pratiği de, alt metni de bütün bu kavramlar içerisinden çıkıyor. Örneğin bu son dönemki sergi hem antik kentlere duyduğum ilgi hem de ilgim üzerinden sorduğum sorular ve günümüzle karşılaştırması, günümüzle ilgili sorduğum negatif soruların bir yansıması ve bütün bunları kafamda hayat içerisinde dolaştırırken ve sorarken doğal olarak bunun üzerine heykeller ortaya çıkıyor. Bunun dışında geleneksel sanat formları ile modern teknoloji birleşimi hakkında da şöyle düşünüyorum. Tabii ki ikisini de kullanıyorum. Atölyede olmayı seviyorum, atölye insanıyım. O yüzden de zanaatı seviyorum. Zanaatın önemli olduğunu düşünüyorum ve bu zanaat kısmını biraz da meditasyon gibi kullanıyorum atölyede. Meditatif bir şey benim için o kağıtları kesmek, biçmek, dokunmak, ellemek, yapıştırmak. Ama tabii ki teknolojinin de kullanılmasına çok taraftarım. Kullandığım teknoloji, elle yapacağım işin biçimini, formunu herhangi bir şekilde değiştirmiyorsa ve sonuç en nihayetinde aynı olacaksa bunun bana kazandırdığı zamanı seviyorum.

Zira bu teknolojiyle yaptığım birtakım heykellerin kazandırdığı zamanla yeni bir düşünce, yeni bir heykel, yeni bir fikir edinebileceğim zamanı kazanıyorum. O yüzden bu teknolojinin üretimle ilgili sanat içerisine girmesi konusunda hiç negatif bir düşüncem yok açıkçası.

Sanatın toplumsal ve bireysel düzeydeki işlevi üzerine düşünceleriniz nelerdir? Eserlerinizin izleyiciyle kurduğu ilişkinin toplumsal bir boyut taşıdığına inanıyor musunuz?

İzleyici tarafından düşündüğüm zaman sanatın aslında en önemli hislerinden ya da en önemli etkilerinden biri soru sordurması. Yani izleyiciye soru sorduruyor; en başta, bu nedir sorusunu. İzleyiciyle yapıt baş başa kaldığında bu nedir sorusunu izleyici kendine sormaya başladığında cevaplarını da bir şekilde vermeye başlıyor. Bu nedir sorusu bence zaten genel dünyanın içerisinde çok önemli bir soru. O yüzden de sanatın bu kavram etrafında izleyiciyle buluşmasını zaten bir anda aydınlanma yaşamaya ilk adım gibi düşünebiliriz.

Sanatçı Sohbetleri: Seçkin Pirim

O yüzden çok önemli olduğunu düşünüyorum. Hatta verdiğim bir örnek vardır. Sanat, yani sanatı hayatının içerisine katmış ve hayatının bir parçası haline getirmiş ama bambaşka bir meslek yapan iki insanı karşılaştırdığınız zaman, örneğin iki doktor diyelim, biri sanatla ilgileniyor, biri ilgilenmiyor. Sanatla ilgilenenin hem işinde hem de hayata bakışında çok büyük farklar oluyor. O yüzden sanatın toplum içerisinde çok etkili bir rolü olduğunu düşünüyorum. Bu aynı zamanda sanatçı için de geçerli.

Yani yapıt üretmenin dışında izleyici olarak gittiğim bir sürü sergide aynı soruları ben de kendime soruyorum. Cevaplarını kendi içimde tartıyorum, düşünüyorum. Dediğim gibi, ufak da olsa bir aydınlanma yaşatıyor. O yüzden çok önemli olduğunu düşünüyorum. Kendi işlerimin de, her ne kadar kendi dünyamdan kavramları çıkarıp sergilere sunsam da, bu dertlerin, sorunların mutlaka dünyanın başka bir yerindeki birilerinin daha sorunu olduğunu düşünüyorum. O yüzden aynı sorunları paylaşan insanlarla, izleyicilerle yapıtlar buluşuyor, paylaşmayanlar da dediğim gibi yeni sorular sorarak kendi içlerindeki cevapları aramaya başlıyor. Zaten aslında bir noktadan sonra heykel izleme alanına sergiye ya da herhangi bir yere koyduğunuz zaman artık o özgürlük alanını, kendi özgürlük alanını oluşturan bir şey. Biraz da sanatçıdan bağımsız hareket etmeye başlıyor. İzleyiciyle bire bir temas kurmaya başlıyor. O yüzden dediğim gibi bu anlamda sanatın çok, çok güçlü olduğunu ve bu soruları sordurtan başka çok az kavram olduğunu düşünüyorum.

Eserlerinizdeki zaman, hafıza ve tarih gibi soyut kavramlar, sizin için ne tür bir anlam taşıyor? Bu temalar üzerine çalışmanın sanatsal ifadenize nasıl katkıda bulunduğunu düşünüyorsunuz?

Bahsettiğiniz kavramlar biraz da bu serginin düşüncesi içerisinde, yani zaman-hafıza-tarih. Dediğim gibi, hem geçmişteki, antik çağdaki yaşam biçimi, oradaki üretim biçimi, yavaşlık, bir sonraki nesile bir şeyler bırakma arzusunun ihtimali, herhangi bir şeyi çok hızlı yapmama, -gerekiyorsa- bir yapının elli yıl sürüyorsa yapımı, elli yıl sürmesi ve bunun çok normal karşılanması ama geriye inanılmaz işler bırakmak… Bunları düşünürken zaman kavramının bunca yıl sonra dönüşüp şu anki hızlı tüketim toplumuna, günübirlik inşalara, sadece yapmak için yapmaya nasıl evrildiğiyle ilgili soru ve cevaplarının üzerine kurulan bir sergi oldu bu. Burada tarih ve hafıza var ama aslında biraz da hafıza kaybı var aslında. Türkiye bunun için olağanüstü cennet bir yer, antikentleri dolaşsak, hafızamızı tazelesek, unutmasak, tekrar dönüp buraya baktığımız zaman oradaki verilerle burada inanılmaz bir düşünce yapısına gelebiliriz. Ve bu hafıza kaybı yaşanmayabilirdi. O yüzden oradan buraya nasıl evrildiğimizin, ne yazık ki kötü anlamda bir karşılaştırması, bir hatırlatması aslında olacak bu sergi. Ve umarım benim sorduğum ve neden sorusunun cevaplarını izleyici de bu sergide sorar diye umut ediyorum.

“Günübirlik İnşa” serginiz, hem antik dönemin hem de çağdaş sanatın izlerini taşıyor. Bu serginin kavramsal altyapısı nasıl şekillendi ve izleyiciyi bu iki zaman dilimi arasında bir köprü kurmaya nasıl davet ediyorsunuz?

Aslında evet, önceki soruda da biraz buna değinmiştim. Antik kentler aslında çok öncesinde de ilgi duyduğum, gezdiğim dünyanın neresinde olursa olsun, kahverengi tabela gördüğümde her an peşine düştüğüm bir mevzu. Ve dediğim gibi, o his geleceğe dair, belki de hiç ölmeyecekmişçesine bir yaşam sürme hissi, üretim hissi- tabii ki bunu sosyolojik olarak belki çok net bilmesem de geriye kalanlar ve okumalar üzerinden bunu böyle olduğunu hissediyorum. O yüzden oradaki bu duygunun nasıl evrildiğiyle ve bu döneme geldiğiyle ilgili hep bir soru sorma durumu vardı kendime. Üç sene kadar önce ekiple birlikte bir sergi hazırlığı içerisindeydik, belki bir antik kentte yaparız diye düşünmüştük ama o o dönem bu gerçekleşmedi. O günden beri de bu mevzu zaten devamlı aklıma gelen bir soruydu. Bu sergi de aslında biraz bunun sonucunda doğdu diye düşünüyorum.

Sanatçı Sohbetleri: Seçkin Pirim

Yani “Günübirlik İnşa” aslında isminden de anladığımız gibi hakikaten şu dünyada her alanda günübirlik yaşama üzerinden. Bunun aslında ne kadar yanlış, tüketici ve zarar verici bir kavram olduğuyla alakalı. O yüzden bu sergi geçmişin referansı ile bugünün dünyası arasında bağ kurup birazcık bu soruyu sorduruyor. İki zaman dilimi arasındaki köprü, aslında işin mental ve kavramsal kısmı arasından sorulması gereken bir soru.

Sergide de göreceksiniz, benim için antik kent üzerinden ya da kendi dönemini tarif eden en güçlü şeyler sütunlar olduğu için, serginin tamamı aslında ondan referansla ortaya çıktı. Sergi mekânına eski bir dünyaya giriyormuşsunuz hissiyle adım atıyorsunuz. Sergi metnini okuyup bugün ile o zaman arasında, işlerim üzerinden bir değerlendirme yaptığında izleyicilerin bu köprüyü otomatik olarak kuracağını düşünüyorum. Dediğim gibi, biraz insanı kendine döndüren ve “ben ne yapıyorum” sorusunu sordurtmaya çalışan bir sergi.

Serginizdeki sütunlar, bir yandan tarihsel bir simgeyi temsil ederken, diğer yandan zamana karşı direnen hafızanın taşıyıcısı olarak konumlanıyor. Bu tasarım tercihinin ardında yatan felsefi yaklaşımı nasıl tanımlıyorsunuz?

Sütunların hangi döneme ait oldukları, kimin zamanında yapıldıkları çok net anlaşılabilir, özellikle de sütun başlıklarından. O yüzden sütun dönemine has, ikonik bir şeydir ve benim için o dünyayı tarif eden imgelerin en önemlisidir. Bir de görselliği haricinde bir taşıyıcı, esas taşıyıcı unsur olma özelliği var. Yani hem taşıyıcı ama aynı zamanda işlevi dışında, kavramsal bağlamıyla da çok güçlü. Bütün bunları da düşünüyorum, sütunlar bütün bir yapıyı taşıyor ama aynı zamanda hiç de öyle günübirlik inşa şeklinde üretilmemiş, belki sadece üretimi için yıllar harcanmış. O yüzden taşıyıcı olma kısmı önemli, aynı zamanda tarihsel bir imgeyi ve dönemini temsil eden ve dediğiniz gibi biraz da zamana karşı direnen bir konumu var. O yüzden bu tasarımın ardında ya da bu serginin altında yatan felsefe de hem toplumu taşıma üzerinden hem de imge olarak aslında insanı o döneme, o dönemin ruhuna götürecek objeler olmaları.

Grey Columns serisinde, kâğıt gibi geçici bir malzeme ile antik sütun formlarını yeniden yorumluyorsunuz. Kâğıdın bu bağlamdaki kullanımı, sanatın kalıcılığı ve geçiciliği üzerine ne tür bir söylem oluşturuyor?

Aslında kâğıt, materyal olarak uzun yıllardır işlerimde kullanmayı tercih ettiğim bir materyal. Uzun yıllar evvel aslında kâğıt işlere başlamıştım. Onun da hayatımla ilgili bir serüveni, bir süreci vardı; durup dururken ay dur yarın kâğıttan heykeller yapayım diye başlamadım. Kâğıt hayatıma hakikaten akışıyla girdi. Sonrasında materyal olarak gerçekten çok sevdim. O yüzden de neredeyse her sergimde yıllardır kâğıt işler yer aldı. Bu sergide de Grey Columns olarak ortaya çıktı. Kâğıdın tabii ki bir zorluğu var. Yani sanatın kalıcılığı ve geçiciliği üzerine bir söylem üzerinden bakmıyorum. Ama bunun kalıcı olmasıyla, kalmasıyla, direnmesiyle ilgili evet birtakım çalışmalar zamanda yaptım. Bunu sorarken sizin bu soruda sorduğunuz şey de hep aklımdaydı. Kalıcı ve geçici olması üzerinde belki de hakikaten eskiyecek, sararacak, boyası atacak… o onu başka bir yere evirecek, başka bir söyleme gidecek. Belki de bir gün yok olup gidecek. Yani o kadar da diretmemek lazım. Ama tabii ki günümüz sanat dünyasında kalıcı olma meselesi biraz da baskı olarak dışarıdan geldiği için ister istemez sanatçıyı da bir noktada bunu düşünmeye itiyor. Belki de biraz negatif bir duygu olarak itiyor. Çünkü ben de sonuçta bu kâğıt işlerin kalıcı olması meselesi -üzerine teknik olarak bahsediyorum- uzun yıllar ar-ge yaptım. İlk yaptığım kağıtlar, sıcaklık, ortam değiştiğinde dönüyordu, atıyordu, bozuluyordu. Benim için bu o zamanlar olabilir bir şeydi. Sonuçta malzeme böyleydi ve elle yapılan, belki de evrildiği ve değiştiği noktasının daha güzel olduğunu düşünebileceğimiz bir hale geliyordur.

Serginizde dijital 3D modelleme ve geleneksel heykel üretimi arasındaki ilişkiyi sorguluyorsunuz. Dijital ve fiziksel dünyanın birleşimi, sanatsal üretim süreçlerinize nasıl yansıyor ve bu iki yaklaşım arasındaki çatışmaları nasıl çözüyorsunuz?

3D üretimler bu serginin meselesiyle alakalıydı. Normalde 3D print hayatımızda uzun yıllardır var ama açıkçası benim heykellerimde ya da üretimimde kullandığım bir seçenek değildi. Fakat buradaki atölyeden farklı olarak Londra’daki atölyede denemeler ve yeni fikirler üzerine çalışıyorum. Daha hızlı çözümleri ulaşmak için oraya bir 3D printer aldım. Sonra da sergiyi inşa ederken aslında bu günübirlik inşa meselesine bu üretim biçiminin çok uygun olduğunu gördüm. Ve serginin bir bölümünde bunları kullanmaya karar verdim çünkü çok hızlı bir üretim tekniği. Çiziyorsunuz, 3D basıyorsunuz ve sergiliyorsunuz, böylece günübirlik bir sergiyi yapabilirsiniz. Yani bir günde bir sergi hazırlayabilirsiniz belki çok zorlasanız, 50 makineyi aynı anda çalıştırırsanız. O yüzden de bu 3D modelleme hem ilk defa kullandığım bir şey olarak benim için önemliydi, hem de bu serginin alt metnine çok, çok uyuyordu. O yüzden bu süreçte bunu kurmak, kullanmak, bu yeni bir deneyim hakikaten beni çok heyecanlandırdı. O yüzden de bir dediğim gibi hem 3D üretimleri göreceksiniz hem de yapımı 3-4 ay süren heykelleri ve belki yapımı 4-5 ay süren kâğıt işleri göreceksiniz. Ya da belki 3 günde basılmış belki bir 3D print göreceksiniz. Bu ikisi arasındaki geçiş, tam da bu serginin meselesine uydu. Teknolojiyi hiçbir zaman yadsımıyorum ama bu üretim biçiminin teknolojiyi nasıl kullanıldığıyla çok alakalı olduğunu düşünüyorum. O yüzden de 3D print hayatımda bundan sonra devam eder mi etmez mi bilmiyorum. Sonuçta ben teknolojinin üretim biçimini %50’sini kullanıyorum. Bu ne demek? Kâğıtları lazer makinesiyle kesiyorum. Ama ondan sonra boyaması, montajını, diğer her tüm işlerini tek tek elle yapıyorum. Yani belki %50’si teknoloji %50’si benimle ilgili, 3D print için de ruhen böyle olduğunu düşünüp bunu sağlayabilirsem belki kullanırım. Ama her şeyi ona bıraktığım bir üslubu asla kullanmam.

Sanat pratiğinizdeki evrimi ve “Günübirlik İnşa” sergisi özelindeki yaklaşımınızı göz önünde bulundurduğumuzda, önümüzdeki yıllarda sanatta hangi temalar üzerine yoğunlaşmayı planlıyorsunuz? Geleceğe dair sanat dünyasında nasıl bir etki yaratmak istersiniz?

Bu aslında şu anda öngörebileceğim bir şey değil. Ben meselelerini, konularını kendi hayatı içinden çekip bunu bir sergiye döndüren ve akışıyla, samimiyetiyle ortaya çıkartan biri olduğumu düşünüyorum. Atıyorum “Günübirlik İnşa” konusu, bundan sonra bu mesele benim için kapandı mı? Belki kapandı, belki bunun üzerinden yeni sorularım olacak. Bu sorular nasıl heykeller doğuracak, geleceğe nasıl bir sergi çıkaracak, şu an açıkçası bilmiyorum. Dediğim gibi, bu mesele üzerinden bu sergi kapandıktan sonra belki de hayatımdaki değişim üzerinden bu sorunun cevaplarının belki beni tatmin edip etmemiş olmasıyla alakalı bir süreç gelişecek. Sonrasında samimiyetiyle yeni bir sergi, yeni bir mesele, yeni bir gelecek ortaya çıkacak diye düşünüyorum. Bunu şimdiden söylemek benim için çok zor açıkçası.

Pop Quiz

Sanatınızı üç kelimeyle tanımlayabilir misiniz?

Yalın, samimi ve akışta.

İmkânınız olsa tanışmak istediğiniz sanatçı kim olurdu?

Hep hayran olduğum bir heykeltıraş var Eduardo Chillida, onunla tanışmayı gerçekten çok isterdim.

Türkiye ve dünyadaki galeri ve müzelerden en sevdikleriniz hangileri?

Galeri olarak aslında yurtdışında düşünürsek Londra’da White Cube, Bermondsey’daki yeri benim için inanılmaz. Hem iç erik hem mekân, bina olarak inanılmaz bir galeri ve beni her zaman heyecanlandırıyor. Onun dışında Ropac’ın Paris’te şehir dışındaki galerisi yine aynı şekilde içerikler bakımından çok heyecanlı, inanılmaz ve aynı zamanda binanın kendisiyle ilgili. Galerim olduğu için söylemiyorum ama Dirimart gerçekten bu anlamda Türkiye’de galeri olarak baktığımızda bence mekânı ve içerikleriyle öncü bir galeri. Müze olarak ilk üçüme hakikaten Basel’daki Beyeler Müzesi girer. Tabii Tate’i gezmeyi de çok seviyorum. Aynı sergiler dahi olsa birkaç kez gezmeyi seviyorum. Tabii İstanbul’a da Arter ve İstanbul Modern Türkiye için önemli müzeler.

Evinizde hangi sanat eserinin olmasını isterdiniz?

Tabii ki Eduardo Chillida’dan bir eser isterim ama bir ikinci heyecanlandıracak iş de bence Tracey Emin’im olsun isterdim.

Hangi şehir size ilham veriyor?

Hiçbir zaman belirgin bir şehri çok özlemedim ya da ay şuraya bir daha gidelim demedim. Hep yeni yerler görme üzerinden bir fikrim vardı hayatla ilgili. O yüzden böyle çok ilham veren, yeni şehirler görme heyecanı ilham vericiydi. Ama orada yaşamaya başladığımdan beri, üç senedir Londra’nın ilham verici bir sürü yönünü keşfettim. Hem bu yüzden hem de orada olmanın verdiği heyecanla Londra’nın şu an için bana çok ilham verdiğini düşünüyorum.

En son ziyaret ettiğiniz üç sergi hangileriydi?

En son galeri sergisi olarak Londra’daki White Cube’da Tracey Emin sergisi gezdim. Tate Modern’de “Electric Dreams” diye, birazcık da benim işlerime yakın hissettiğim bir sergi var. Benim için heyecan vericiydi. İstanbul’a geldiğim zaman vaktim çok az olduğundan hızlıca müze sergilerini gezip İstanbul Modern ve Arter’e gittim.

Sanatçı olmasaydınız hangi mesleği tercih ederdiniz?

Bunu hakikaten hiç düşünmedim. Çok düşünmek de istemedim. Yüksek ihtimalle yine sanatla ilgili bir şey olurdu diye düşünüyorum ama. Ama yani sanat dışında bir şey olacağını düşünmüyorum. Sanatın herhangi bir bölümü, herhangi bir dalı olabilir. Oyunculuk olabilirdi, şarkıcılık olabilirdi. Herhangi bir sanatla ilgili herhangi bir dal da olabilirdi.

OGGUSTO
OGGUSTO Tüm Yazıları